Özel Haber – FİMED

İsrail, 1967'de Doğu Kudüs'ü işgal ettiğinden bu yana, on yıllar boyunca hiç değişmeyen tek bir hedefe hizmet eden bütünleşik bir hukuki, idari, güvenlik ve kentsel araçlar sistemi geliştirmeyi bir gün bile bırakmadı: Kutsal şehirdeki Filistinli varlığını azaltmak ve şehrin coğrafyasını ve demografisini Yahudi çoğunluk lehine yeniden şekillendirmek. 59 yıllık işgalin ardından rakamlar ve sahadaki gerçekler, bu araçların artık dağınık ya da gelişigüzel olmadığını, görevlerin titizlikle paylaştırıldığı birbirine bağlı bir sisteme dönüştüğünü ortaya koyuyor: Bazıları hukuki kimliği elinden alıyor, bazıları evi yıkıyor, bazıları coğrafyayı parçalıyor, bazıları ise mekânın tarihi ve dini anlatısını yeniden kurguluyor.

Hukuki çerçeve: Bir şehrin kaderini belirleyen sekiz yasa

İsrail'in Kudüs'teki politikaları, on yıllar içinde biriken sekiz temel yasadan oluşan sıkı bir yasal çerçeveye dayanıyor: Kudüs'ü İsrail'in "birleşik başkenti" ilan eden Temel Kanun (1980), İsrail'e Giriş Kanunu (1952), Vatandaşlık ve Giriş Kanunu (2003), Gaip Mülkleri Kanunu (1950), Planlama ve İnşaat Kanunu (1965), Kamu Yararı İçin Arazi İstimlak Kanunu (1943), Arazi Tescil Kanunu (1969) ve halk arasında "üçüncü kuşak kanunu" olarak bilinen Kiracıyı Koruma Kanunu (1972). Bir kısmı eski İngiliz manda yasalarına dayanan bu yasal sistem, işgal yetkililerine şehirde uygulanan demografik ve coğrafi değişimin her bir aracı için yerel bir "hukuki" kılıf sağlıyor.

Birinci araç: Kimliklerin iptali.. "Yumuşak transfer"

Kudüs ikamet hakkının iptali, en tehlikeli zorunlu göç araçlarından biri sayılıyor; çünkü belirli bir evi değil, insanın kendi şehrindeki hukuki varlığını bütünüyle hedef alıyor. İsrail'in 1967'de yaptığı nüfus sayımı uyarınca 66 bin Kudüslü Filistinliye tam vatandaşlık değil, "ikamet hakkı" verildi. Bu kırılgan hukuki statü, onları "sadakat ihlali" ya da İsrail İçişleri Bakanı'nın takdirine bırakılmış muğlak bir kavram olan "yaşam merkezini" şehir dışına taşıma gerekçesiyle kalıcı sürgüne açık hale getiriyor.

Yakın tarihli bir araştırmaya göre İsrail makamları 1967'den bugüne yaklaşık 14.809 Kudüs kimliğini iptal etti; bu da fiilen yaklaşık 15 bin Filistinlinin doğdukları yerde yaşama hakkından mahrum bırakılması anlamına geliyor. Siyasi şahsiyetler de bu uygulamadan nasibini aldı; İsrail 2018'de aralarında Muhammed Ebu Tir, Muhammed Atun ve Muhammed Tutah ile eski Kudüs İşlerinden Sorumlu Bakan Halid Ebu Arafe'nin de bulunduğu Filistin Yasama Konseyi'ndeki Kudüslü milletvekili ve bakanların kimliklerini iptal etti.

İkinci araç: Ev yıkımları.. "Haritadan silinen evler"

Yıkımlar, halk üzerinde en doğrudan ve en acımasız zorunlu göç aracı. Yakın tarihli bir araştırmaya göre Doğu Kudüs'te 2009'dan bugüne 2.124 bina yıkıldı. Duvar ve Yerleşime Karşı Direniş Komisyonu'nun verileri ise yalnızca 7 Ekim 2023'ten bu yana işgal altındaki Kudüs belediye sınırları içinde ve dışında 551 yıkım gerçekleştirildiğini, bunların 399'u içinde insan yaşayan ve yaklaşık 80'i boş konut olmak üzere 1.311 yapının yanı sıra yaklaşık 400 tarımsal yapının tahrip edilmesiyle sonuçlandığını gösteriyor. Kudüs Valiliği'nin raporuna göre 2026 başından bu yana yıkımlar "eşi görülmemiş bir tırmanış" yaşadı; yetkililer bunu işgalin şehre yönelik politikasında "dramatik bir dönüşüm" olarak nitelendirdi.

Yıkımlar çeşitli gerekçelere dayandırılıyor. Bunların başında, işgal belediyesi ve İçişleri Bakanlığı eliyle Filistinlilere verilen inşaat ruhsatlarının sistematik olarak kısıtlandığı bir politika ortamında ruhsatsızlık geliyor. Bir diğer gerekçe ise Silvan'daki Bustan Mahallesi'nde olduğu gibi "kamu yararı"; burada "Tevrat bahçeleri" ve turizm projeleri gerekçesiyle onlarca ev yıkıldı. Mahalle sakinleri bunu kentsel gelişim değil, "organize bir sökülüp atılma" olarak görüyor.

Üçüncü araç: Yerleşimci mülkiyet davaları.. "Hukuki" kılıflı tahliye

Eski Şehir'in mahallelerinde ve çevresinde, başta Silvan'daki Batn el-Hava Mahallesi olmak üzere, yerleşimci derneklerinin yürüttüğü ve İsrail'in kuruluşundan önceki bir "Yahudi mülkiyeti" gerekçesiyle Filistinlilerin evlerine el koymayı hedefleyen mülkiyet davaları yaygınlaşıyor. Bu durum, Yahudilerin Doğu Kudüs'teki mülklerini geri alma hakkı (Gaip Mülkleri Kanunu kapsamında uygulanan) ile Filistinlilerin Batı Kudüs olarak bilinen bölgedeki mülklerini geri alma yönündeki karşılık hakkından mahrum bırakılması arasında açıkça ayrım yapan bir yargı sistemi altında yaşanıyor. Hukukçular, bu davaların sürmesinin 1967'den bu yana Doğu Kudüs'teki en geniş çaplı toplu zorunlu göç operasyonlarından birine yol açabileceği uyarısında bulunuyor.

Dördüncü araç: Duvar ve kontrol noktaları.. Mahalleleri şehrin kalbinden koparmak

Irkçı ayrım duvarı, Kudüs coğrafyasını birbirinden kopuk bloklara bölerek, başta Kefr Akab ve Şuafat Kampı olmak üzere yoğun Filistinli nüfusa sahip mahallelerin tamamını şehir merkezinden yalıttı. Kudüs kimliği taşıyan sakinler fiili belediye sınırlarının dışında kalırken, hizmetlere ve işlerine ulaşmak için her gün askeri kontrol noktalarından geçmek zorunda kalıyor. Raporlar, işgal yetkililerinin Kefr Akab, Semiramis, Ümmü'ş-Şerayit, Şuafat Kampı, Zaim ve İsaviye gibi bölgelerde nüfusu yaklaşık 140 bin Kudüslüye ulaşan Filistinli yerleşimlerden, bunların şehir merkezinden yalıtılmasını derinleştirerek ve şehirdeki demografik varlıklarını kademeli olarak mümkün olan en düşük seviyeye indirerek "kurtulma" planları üzerinde çalıştığını gösteriyor.

Beşinci araç: Yerleşim ve "Büyük Kudüs" projesi

Kudüs ile Maale Adumim yerleşim birimi arasında bulunan "E1" planı, şehrin coğrafi olarak yeniden yapılandırılmasının en tehlikeli araçlarından birini oluşturuyor. Yıllarca burada inşaatı engelleyen uluslararası kısıtlamaların kaldırılmasının ardından İsrail, Maale Adumim yerleşiminin kendisinde de büyük bir genişlemenin yanı sıra bölgede yaklaşık 3.400 yeni yerleşim birimi inşa edilmesine yönelik planları onayladı. Araştırmacılar bu adımı İsrail politikasında bir "dönüm noktası" olarak nitelendiriyor; zira ilhak planları bugün yalnızca toprak üzerindeki kontrolün derinleştirilmesi değil, çevresindeki Filistinli nüfusun doğrudan zorunlu göçe tabi tutulması anlamına da geliyor.

Yakın tarihli bir araştırmaya göre Doğu Kudüs'teki Yahudi yerleşimci sayısı yaklaşık 234 bine yükselirken, çeşitli biçimlerde zorunlu göç tehdidi altındaki Filistinli sayısı yaklaşık 140-150 bin. Şehrin iki kesimindeki toplam Filistinli oranı ise yalnızca yüzde 40 civarında; raporlar bu oranın İsrailli karar alıcıları "endişelendirdiğini" ve onları oranı Yahudi çoğunluk lehine değiştirmek için mevcut tüm araçları yoğunlaştırmaya ittiğini belirtiyor.

Altıncı araç: Dini Yahudileştirme.. Tünellerden Mescid-i Aksa'nın çehresini değiştirmeye

Yahudileştirme araçları nüfus ve kentsel boyutla sınırlı kalmayıp şehrin dini ve sembolik boyutuna da uzanıyor. İşgalden bu yana tarihi İslami medreseler ve mescitler sinagoglara dönüştürüldü ya da yerlerine yeni binalar yapılmak üzere yıkıldı. Arap mahallesi Silvan'da sözde "Davut Şehri" projesi kapsamında Mescid-i Aksa'nın ve çevresinin altında üç yöne (güney, kuzey ve batı) dağılmış 25'e varan tünel kazıldı. Uzmanlar, bu kazıların sürmesinin Mescid-i Aksa'nın yapısal istikrarını tehdit ettiği uyarısında bulunurken, Filistinliler Harem-i Şerif'in tarihi ve hukuki statükosunu değiştirmeye yönelik kasıtlı girişimler olduğunu defalarca dile getiriyor.

Araç

Doğrudan hedef

Olası sonuç

Uzaklaştırma

Filistinlinin erişimini engellemek

Şehirle bağını zayıflatmak

İkamet hakkının iptali

Hukuki statünün kaybı

Filistinlilerin Kudüs'ten çıkarılması

Ev yıkımları

Konutun ortadan kaldırılması

Ailelerin ayrılmaya zorlanması

Tahliye

Mülkiyetin/kontrolün devri

Yahudi yerleşimcilerin yerleştirilmesi

Yerleşim

İsrail varlığının artırılması

Filistin mahallelerinin parçalanması

Arazi istimlaki

Mülkiyetin kontrol altına alınması

Filistin alanının daraltılması

Milli parklar

Arazi kullanımının kısıtlanması

Filistin genişlemesinin engellenmesi

Duvar

Mahallelerin yalıtılması

Kudüs merkeziyle bağlantının koparılması

Eğitim kısıtlamaları

Müfredat ve kurumların etkilenmesi

Bilincin yeniden şekillendirilmesi

E1 ve çevre projeler

Coğrafyanın yeniden yapılandırılması

Kudüs'ün Filistin çevresinden koparılması

Sahadan bir örnek: Rafat ve Han el-Ahmar.. İnsandan önce toprak

Rafat ve Han el-Ahmar dosyaları, İsrail'in çalışma yönteminin iki açık örneğini sunuyor. Kudüs ilinin kuzey kapılarından biri olan ve yaklaşık 4 bin dönüm büyüklüğündeki Rafat'ta işgal yetkilileri, ayrım duvarı ve "Ofer" askeri kampını inşa etmek için 1.200 dönümden fazla araziye el koydu. Han el-Ahmar'da ise İsrail Yüksek Mahkemesi 2018'de, işgal altındaki topraklarda zorla yerinden etmeyi uluslararası hukukun açık bir ihlali sayan hukuki ve uluslararası baskılar nedeniyle uygulama ertelenmiş olsa da, Bedevi yerleşiminin tamamen yıkılması kararını onadı. Yerel yetkililer, "tehdidin sona ermediğini, aksine siyasi ihtiyaç doğduğunda kullanılan sürekli bir baskı aracı olarak kaldığını" vurguluyor.

İnsani sonuçlar: Derin yoksulluk ve toplu zorunlu göç tehdidi

Derlenen rakamlar, bu sistemin biriken insani etkisinin boyutunu ortaya koyuyor: Yakın tarihli bir araştırmaya göre bugün yaklaşık 130 bin Kudüslü evlerini kaybetme tehdidi altında; Doğu Kudüs'teki Filistinli nüfusun yaklaşık yüzde 78'i ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bu, onlara dayatılan on yıllarca süren ekonomik, kentsel ve hukuki kısıtlamaların doğrudan bir sonucu; araştırmacıların tanımıyla bu kısıtlamalar şehri, 1967'de işgal edilen şehirden "kökten farklı bir Doğu Kudüs'e" dönüştürdü.

Araçların Batı Şeria'ya yayılması: Kudüs'ten (A) ve (B) bölgelerine

Araştırmacılar, Doğu Kudüs'te on yıllardır denenip sınanan bu araçların bugün kademeli olarak Batı Şeria'nın daha geniş bölgelerine ihraç edildiği uyarısında bulunuyor. Kudüs'ü Yahudileştirme planlarını izlemede uzmanlaşmış "Ir Amim" derneğinin raporuna göre İsrail hükümetinin 2026 kararları, başta arazi tescili ve "uygulama" prosedürleri olmak üzere bu politikaların Batı Şeria'daki (A) ve (B) bölgelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesinin önünü açabilir; bu da milyonlarca Filistinliyi daha Kudüs sakinlerinin maruz kaldığına benzer bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor. Konuyla ilgilenen araştırmacılardan biri bu dönüşümü, ilhakın "önceden toprak üzerindeki kontrolün derinleştirilmesi olarak görüldüğünü, ancak bugün bunun nüfusun kendisinin de yerinden edilmesi anlamına geldiğinin ortaya çıktığını" söyleyerek özetliyor. Zira yerleşimler ve altyapı kontrolün sınırlarını çizerken; yıkım, tahliye, hareket kısıtlamaları, şiddet ve izin sistemi gibi mekanizmalar Filistinlileri geniş bölgelerden kademeli olarak çıkmaya zorluyor.

Sonuç: Çok araçlı tek bir sistem

Kimliklerin iptali, ev yıkımları, yerleşimci mülkiyet davaları, duvar ve kontrol noktaları, yerleşim ve altyapı projeleri ile dini Yahudileştirme gibi araçların bir bütün olarak incelenmesi, bunların ayrı ya da gelişigüzel uygulamalar olmadığını; aksine altı on yıl boyunca biriken, rollerin tek bir stratejik hedefe ulaşmak için titizlikle paylaştırıldığı bütünleşik tek bir sistem olduğunu ortaya koyuyor: Gelecekteki herhangi bir siyasi ya da müzakere sürecinden bağımsız olarak, Kudüs'teki demografik ve coğrafi dengeyi geri dönülmez biçimde değiştirmek. Kudüslüler bu gerçekle, yerel bir yetkilinin ifadesiyle "toprakta direnmekten başka seçenek olmadan" yüzleşirken, çok sayıda insan hakları raporu bu yaklaşımın sürmesinin ve araçlarının Batı Şeria'nın daha geniş bölgelerini kapsayacak şekilde genişletilmesinin, Filistin topraklarından geriye kalanları, sonradan ilan edilecek herhangi bir siyasi çözümden bağımsız olarak gelecekte coğrafi bütünlüğe sahip bir Filistin varlığının kurulmasını hayal etmeyi zorlaştıran parçalanmış bir gerçekliğe dönüştürme tehdidi taşıdığı uyarısında bulunuyor.